| Hulusi Yahyagil anlatıyor |
|
|
|
| M. Lâtif Salihoğlu tarafından yazıldı |
|
1986 yılının 26 Temmuz`unda Hakk`ın rahmetine kavuşan emekli albay Yahyagil, Bediüzzaman`la 1929 senesinde tanıştı ve hemen ona talebe oldu. İlk görüşme, Barla nahiyesi ile Bedre köyü arasındaki bir kırlık mevkide gerçekleşti. Yahyagil, o tarihte Eğirdir Dağ Komandosunda yüzbaşı idi. Daha sonraki şifahi görüşme ve mektuplaşmalarla, bu samimane ikili münasebet ömür boyu devam etti. 1974 yılı Ağustosunda Elaziz`de ziyaret edip görüşme ve dersini dinleme şerefine nail olduğumuz Hulusi Yahyagil`in, gerek yazılı ve gerekse kasetlerde kayıtlı birçok hatırasını okuyup dinledik. Aşağıda okuyacağınız hatıralar da, yine Hulusi Yahyagil`e ait olup, 1969 yılında Nur`un ilk sadık talebelerinden Ahmed Feyzi Kul ile aralarında geçen konuşmalardan alınmış. Muhterem Mustafa Birlik tarafından kaydedilen bu sohbet metnini yazıya döküp gönderen ise, merhum A. Feyzi Kul`un oğlu Yaşar Kul. Sözü daha fazla uzatmadan—istifadeye medar olur ümidiyle—sizleri bu pek mühim hatıralarla başbaşa bırakıyoruz. Evet, merhum Hulusi Yahyagil anlatıyor: Anlaşılan ve anlaşılmayan konuşmalar .. .Diyoruz ki, evet müceddidlik vazifesini Cenab-ı Hak bu zata (Bediüzzaman`a) nasip etmiş. Bir kere, bu eserler ne surette yazılmış; (bizler) yanında bulunmuşuz... Konuşurken, (hususi) konuşması anlaşılmıyor. Beş-altı kişi, bir defa böyle oturuyoruz, Barla`da. Bir şey söyledi. Sonra dedi: `Kardaşım, bunlar anlamadılar ha.` Ondan sonra birine sordu: `Sen anladın mı?` Dedi `Hayır.` Bana dedi `Sen anladın mı?` Dedim `Hayır.` Her ne ise, kime anlatmak istiyorsa, ona meramını tefhim ediyor, o anlıyor. Şimdi, hal hatır sorduktan sonra `Haydi, biraz hocalık yapalım` diyor; kalkıyor, yatağın üstünde, başlıyor anlatmaya... Biraz önce, dikkat ederek, sözlerini ancak müşkilatla anladığımız zatı, sanki kaldırdılar, yerine aynı kalıp ta başka birini getirdiler. Gayet fasih ve beliğ konuşuyor. Hiçbir kekeleme yok. Sel nasıl kayaları önüne alır, harıl harıl akarsa, öyle anlatıyor. İnsan mest-i hayran oluyor. Kur`an`ın feyzinden mülhem sözler Nura taraftar bir üniversite talebesi (bir gün) bana sordu: `Siz diyorsunuz ki, Risale-i Nur ilham eseridir?` Yukarıdakilere ilaveten dedim: `İnsan küçücük bir yazı yazsa, o yazının da tenkid edilecek ellere geçeceğini bilse, o yazıya ne kadar ihtimam eder. Haydi ihtimam etti, fakat hasta bir halde, zehirlenmiş bir zamanda, müfekkiresini toplar da böyle tenkitten koruyacak bir belagatte, veciz ve nafiz sözleri bir araya nasıl getirir ve yazar?` (Sohbetin burasında Ahmet Feyzi Kul, şu sözlerle araya giriyor: `Ben altı eserin yazılmasına şahid oldum. O da iki hapishanede. Biri Denizli, diğeri Afyon hapsinde. Her iki hapishanede de, o kadar takayyüt/kayıtlar altında, yani bir kelime bile yazılmaması için şiddetli bir baskı vardı. Ve hiçbir yazının içeri girmesine, dışarı çıkmasına, kuş uçmasına—zahiren—imkan yoktu. Bu şartlar altında altı eser yazıldı. Bilhassa Meyve Risalesi... Meyve Risalesi bir şaheserdir.` Ardından, Hulusi Yahyagil devam ediyor.) Merhum Hafız Ali`nin (Denizli hapishanesinde, Üstadının yerine vefat etti, 1944) münkereyne cevabı Meyve Risalesi olmuştur. Tunceli kabusu ...Tunceli harekatı 1937`de yapıldı. Vaziyet çok ehemmiyetli, fakat izharı zor. Bilfiil muhaberemiz (Üstad`la haberleşmemiz) de, o sırada dikkat çekiyor. Mektup kesilmiş vaziyette. Tunceli harekatına gideceğiz. Türkçesi `imha` üzerine gidiliyor. Eee, benim de bu iş aklıma yatmıyor. Fakat, bu hissimi açığa çıkarmama da imkan yok. Hiç kimseye emniyet edip de söyleyemiyorum. Babam sağ rahmetlik. İşte başka büyükler de orada, onlarla da görüştük. Neyse, hayvana (ata) bindim. Baktım evde bizim hizmeti yapan koşuyor. Elinde bir zarf. Derhal açtım. Kastamonu Lahikasında geçer. Fakat, şu vaziyeti söyledikten sonra okursanız, o zaman hakikat daha iyi anlaşılır. Abdülmecid Efendi, zarfı değiştirerek mektubu aynen göndermiş. İşte, selamdan sonra şöyle diyor Üstad: `Hulusi`nin bir hüznü, bir gailesi var olduğunu hissediyorum. Merak etmesin, Risale-i Nur şakirtlerine inayet ve rahmet-i İlahiye nezaret eder. Dünyaya ait meşakkatler madem sevap verir geçerler, o musibetlere karşı sabır içinde şükürle, metanetle mukabele edilmek gerektir. Sen ve Hulusi bütün dualarımda ve kazançlarımda berabersiniz.` Şimdi bunu okudum... Yani, bana dünyayı verselerdi, o kadar bir sevinç duymazdım. Bana öyle bir emniyet hasıl oldu ki... Öptüm, başıma koydum, sonra koynuma yerleştirdim. Elhamdülillah. Yine de kimseye bir şey söylemedim. Verilen vazife gayet çetin ve mutlaka ağır, kanlı bir vaziyete girmesi muhtemel. Cenab-ı Hak, öyle sıyanet (hıfz, muhafaza) etti—elhamdülillah—öyle sıyanet etti ki, kirlenmeden o badireden kurtardı, tertemiz. Çetin vazife içinde, eli bulaştırmak ihtimali var, sonra da mesul mevkide. Neyse, bu da böyle... 26.07.2004
Vefatının 18. yıldönümü vesilesiyle, Bediüzzaman`ın ilk talebelerinden emekli albay Hulusi Yahyagil`in şimdiye kadar pek duyulmamış hatıralarını yayınlamaya bugün de devam ediyoruz. |
| Bugün | 70 |
| Dün | 90 |
| Bu Hafta | 369 |
| Bu Ay | 1264 |
| Toplam | 31556 |




