|
M. Lâtif Salihoğlu tarafından yazıldı
|
Aşağıda okuyacağınız mektup, Üstad Bediüzzaman`a ait olup 1944`te kaleme alınmış. Orijinal bir nüshası muhterem Abdulkadir Badıllı`nın hususi arşivinde mahfuz tutulan bu mektup, Emirdağ-1 Lahikası asılları arasında kayıtlıdır. Bu mektupta geçen Mehdiyet meselesine dair ifadeler calib-i dikkattir.
|
|
Risale-i Nur Enstitüsü tarafından yazıldı
|
Said Nursî'nin, iman hizmeti olarak nitelendirilen irşad faaliyeti, siyasal içerik taşımamaktadır. Ancak devlet, benzer diğer faaliyetler gibi kendi siyasetine aykırı olan bu faaliyeti de engellemek ve sindirmek istemiş ve bu amaçla başlıca iki yöntemi bir arada kullanmıştır: Yasal takip (dava) yöntemi ve illegal (zorbaca) yöntemler.
İllegal saldırılarla kastettiğimiz, Said Nursî ve talebelerine karşı kanun dışı yöntemler kullanılmış olmasıdır. Örneğin sahte deliller oluşturmayı sağlayacak iftiralar, ölümünü sağlayacak zehirlemeler, normal gözaltı-tutuklama sınırını aşan ve işkenceye dönüşen gözaltı-tutukluluk halleri gibi.
|
|
Risale-i Nur Enstitüsü tarafından yazıldı
|
İslam tarihine baktığımızda kuvvet ve şiddeti yöntem olarak seçmiş hiçbir hareketin başarılı olamadığını görüyoruz. İslam’ı temsil ve dine hizmet iddiasıyla ortaya çıkan, maddi iktidarı ele geçirmeyi ana hedef olarak seçen bu akımların, dine fayda yerine zarar verdiği; gerek dünya ve gerekse Türkiye pratiğine, gerekse bizzat bu tarz hareketlere öncülük etmiş olanların itiraf ve tanıklığı ile sabittir.
Bu çalışmamızda, dine hizmet ve irşadı kendisine misyon olarak seçen, gerek fert ve gerekse fertlerden oluşmuş çeşitli yapılardaki toplulukların bütün mesailerini ferdi esas alan “iman hizmeti” üzerine yoğunlaştırmaları gerektiği hususunda, Hz. Hasan’ın, halifelikten feragat etme tavrı örnek olarak gösterilmektedir. Bu tavrın mirasına sahip çıkan ve günümüzde bu misyonun yaşayan pratiği olarak ifade edebileceğimiz Risale-i Nur hizmet metodu ile uyumluluğu, Risale-i Nur metinlerine baş vurularak delillendirilmeye çalışılmaktadır.
|
|
Ali FERŞADOĞLU tarafından yazıldı
|
II. Dünya Harbi’nin ardından demokrasi cephesi kazanıp, 1946 yılında çok partili hayata geçilir ve 1950’de DP, halkın ak zaferiyle iktidara gelir. Herkes serbestçe yazıyor, çiziyor, konuşuyordu. CHP’nin “sürü, güdülen, anlamayan” halkını, daha doğrusu “çarıklılarını” ve “köylülerini”, DP iktidara ortak etmişti.
|
|
Risale-i Nur Enstitüsü tarafından yazıldı
|
Sosyal hayat içinde dinin rolü farklı zamanlarda farklı şekillerde ele alınmıştır. Ancak bu tanımın asıl kaynağı nübüvvet ve vahyin insanlığa yansıtıldığı alan olan risalet olmalıdır. Aslında din tüm insalığın özü ve mülk âlemi içinde mutlu olabileceği kurallar bütünü şeklinde algılanmalıdır. Dinin siyasî bir yapı şeklinde ele alınması ve insanların gruplaşma ya da kimlik oluşturma vesilesi olarak kullanılması belki hayata en mahsurlu şekilde yansıtılması anlamına gelecektir.
|
|
Selim SÖNMEZ tarafından yazıldı
|
İslâm, varlığın bütün boyutlarını analiz etme muhtevasına sahip bir dindir. Yaratılan her şeyi bir anlam bütünlüğü içerisinde ele alarak yorumlar. Bu yorumun dışında kalan hiçbir şey yoktur. “Yaş ve kuru” her şey Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur. Kur’an-ı Kerim ve onun yorumu olan Hz. Peygamberin söz ve davranışlarından çıkan İlahî mesaj, insan üzerinde odaklanmıştır. Çünkü, İnsan Yaratan’ın kelam sıfatından çıkan Kur’an-ı Kerim ve irade sıfatından çıkan sünnetullah kanunlarını algılayıp, onlardan sonuç çıkarabileceği “Ben/ene”denilen bir anahtara sahiptir.1 İnsanlara bu imkanı sağlayan “ben” niteliği çoğu kez ülfet perdesi ardında kaybolur gider. Halbuki, gündelik hayatımızda bunu sorgulamamıza imkan verecek çok sayıda olay yaşarız. Her akşam eve gittiğimiz zaman, evimizin kapı zilini çalınca genellikle “Kim o?” sorusu ile karşılaşırız. Bu soruya karşı hiç tereddüt etmeden “ben” cevabını veririz. İçeridekiler bizim maddi varlığımızı görmemişlerdir; fakat “ben” sesi bizim kimliğimizi ele vermiştir. O anda farkında olmadan bize kapı açtıran “ben”in muhtevası bize konumuzla ilgili önemli ipuçları verir.
|
|
Mustafa Özcan tarafından yazıldı
|
Siyasal İslam’ günümüzde şuyu bulmuş, muayyen ve muhtelif karşılıkları olan kavramlardan biridir. Herkes bu kavrama farklı manalar yükleyebiliyor. Geleneksel, me’luf, alışılmış İslami anlayışın ve kalıpların dışında siyaseti öne alan ve önceleyen yaklaşıma, kısaca basmakalıp bir ifadeyle ‘Siyasal İslam’ denebilir. Ya da Cemaleddin Afgani çizgisinde; fikirden ziyade hareketi, altyapıdan ziyade üstyapıyı, eğitimden ziyade siyaseti ve kitle hareketini şiar edinen bir anlayıştır da denebilir. Esasen adı üzerinde Siyasal İslam, siyaseti önceleyen bir anlayıştır. Ve İslam’ı genellikle siyasi çerçevede yorumlayan bir görüş ve akımdır. Siyasal İslam bir ifrat ise her şey zıddıyla kaim olduğuna göre bunun bir de tefriti olmalıdır. İslam’ı tamamen siyasetten ve dünyadan dışlayan anlayış ve bu anlayışın oluşturduğu akım. Bu bağlamda bazıları, İslam’da siyaseti temelden inkar etmektedirler. Hatta İslam’a göre ‘devlet’ mefhumunu bile inkar etmektedirler. Onlara göre İslam’da devlet ve modeli yoktur.
|
|
|
|
|
|